Kanamayan yara öldürür.. Yaranın kanaması bak diyedir çünkü; gör diyedir iyileştir diyedir..Durduk yere kanamaz.
Olaylar planlamadığın gibi gittiğinde, hatta nerdeyse herşey planlamadığın gibi gittiğinde.. bu gitmeler birbirine bağlandığında.. hiçbirşeyi kontrol edemediğini hissettiğinde, korktuğunda.. hatırla; hayat senin planlarınla akmıyor.. Ortada bir akış var sükunetle onunla akmayı öğrenmen gerekiyor.. Sen akışa adım uyduramadıkça tökezliyorsun, düşüyorsun.. sen öğrenmedikçe bu ders acıtmaya devam ediyor.
İyileşmek yine senin gönlünden geçen şekilde olmayabiliyor ama iyileşmek zorundasın tökezlediğin yerden doğrulmak.. Sen bir cansın kim bilir kaç cana topraksın, susun. Sırf bir yerin acıyor diye hayata küsmek olur mu?
10 Nisan 2019 Çarşamba
13 Aralık 2016 Salı
Kanıksama-k
Herhangi bir gün, Aralık'ın 13'ü.
Yüreğim bir kaya adeta semsert bir yumru.
Yan masada bir sohbet sürüyor alabildiğine gürültülü.. Biri diyor ki uyuyamadım tüm gece, patlama sesi bizim evden bile duyuldu annemi aradım iyiyim dedim. Patlamanın olduğu yere çok yakın bir noktaya bırakmıştım bir arkadaşımı eve gelirken, onu aradım. O da iyiymiş.
Diğeri; yayın yasağı gelmeden facebook'tan gördüm kopan kolları bacakları..Sonra yasak geldi kaldırdılar hepsini.. Aaa şu şu sitede vardı görüntüler der öbürü. Sonuncu ise; yemekler geldi hadi başlayalım.
Kanıksamak diye düşündüm bir an tam olarak ne anlama geliyordu. Sözlüğe bakınca bingo dedim tam da bu! (1) pek çok yinelenmiş olması dolayısıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. (2) bıkmak, usanmak.
Acımaktan tükendik biz. Yanmaktan küle döndük. Neşe içinde söyleştiğimiz Pazar kahvaltılarını özledik, gündelik masum dedikoduların ardından hahayt diye gülüvermeyi, bulutlara bakıp güzel hayaller kurmayı, gözlerimizin içi parlayarak bu da geçer evelallah demeyi.. Geç artık be keder, düş yakamızdan. Sıkıldık senli hikayelerden. Adile Naşit masallarıyla büyüdük biz. Seni alt etmeyi de biliriz de sarsıldık be bu kadar kötülükten. Tam ayağa kalkacağız bir doz daha acı, bir doz daha keder.. Ama yok bu gidişat böyle sürmez. Hepimizin, her birimizin daha çok iyilik yapması gerekiyor demek ki, bunun işareti bu. Çıkarsızca.. Sırf iyilik olsun diye hem de. Pek naifsin sende demesin kimse, bu duruma tek panzehir bu.
Yılmak mı asla. Ne kadar zor durumda olursan ol, senden daha zor durumda olan birileri mutlaka vardır derdi en sevdiklerimden birisi.
Yüreğim bir kaya adeta semsert bir yumru.
Yan masada bir sohbet sürüyor alabildiğine gürültülü.. Biri diyor ki uyuyamadım tüm gece, patlama sesi bizim evden bile duyuldu annemi aradım iyiyim dedim. Patlamanın olduğu yere çok yakın bir noktaya bırakmıştım bir arkadaşımı eve gelirken, onu aradım. O da iyiymiş.
Diğeri; yayın yasağı gelmeden facebook'tan gördüm kopan kolları bacakları..Sonra yasak geldi kaldırdılar hepsini.. Aaa şu şu sitede vardı görüntüler der öbürü. Sonuncu ise; yemekler geldi hadi başlayalım.
Kanıksamak diye düşündüm bir an tam olarak ne anlama geliyordu. Sözlüğe bakınca bingo dedim tam da bu! (1) pek çok yinelenmiş olması dolayısıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. (2) bıkmak, usanmak.
Acımaktan tükendik biz. Yanmaktan küle döndük. Neşe içinde söyleştiğimiz Pazar kahvaltılarını özledik, gündelik masum dedikoduların ardından hahayt diye gülüvermeyi, bulutlara bakıp güzel hayaller kurmayı, gözlerimizin içi parlayarak bu da geçer evelallah demeyi.. Geç artık be keder, düş yakamızdan. Sıkıldık senli hikayelerden. Adile Naşit masallarıyla büyüdük biz. Seni alt etmeyi de biliriz de sarsıldık be bu kadar kötülükten. Tam ayağa kalkacağız bir doz daha acı, bir doz daha keder.. Ama yok bu gidişat böyle sürmez. Hepimizin, her birimizin daha çok iyilik yapması gerekiyor demek ki, bunun işareti bu. Çıkarsızca.. Sırf iyilik olsun diye hem de. Pek naifsin sende demesin kimse, bu duruma tek panzehir bu.
Yılmak mı asla. Ne kadar zor durumda olursan ol, senden daha zor durumda olan birileri mutlaka vardır derdi en sevdiklerimden birisi.
2 Aralık 2016 Cuma
DENEME
Uzun uğraşlardan sonra nihayet Cihangir’de bir bodrum katı bulabilmişti. Girişteki odaya yerleşti. Ev rutubetten ve pislikten kırılsa da, ev sahibi Zeynep’in köpeği her yere işese de, yine de mutluydu. Odanın kapısı için bir anahtar yaptırdı ve derhal sevişmeye başladı. Önüne geleni eve atıyordu. Hayatının en büyük deneyinde hem kobay hem de gözetmen olmayı deniyordu. A’dan Z’ye “mükemmel” bir evi, bir kadına yakışır tabir edilen kıyafetlerini ve ayıp’larını bir bavula tıkıp, bir süreliğine kilit altına almıştı. Plansızca yaşamayı, sadece ayıp bildiklerini yapmayı kafaya koymuştu. Arayışının koşullarını değiştirerek nereye varabileceğini test ediyordu. Buraya taşındığından beri 10 farklı kişiyle yatmış, 8 uzun gece geçirmişti.
Odasının kapısı çalındı. Gelen Zeynep’ti. Zeynep’te görmüş geçirmiş; kendiyle hesaplaşmasını tamamlamış bir insanın huzuru vardı. Sıcacık bir gülümsemeyle baktı ona. “Yemek yedin mi?” diye sordu. Acıkmıştı. “Hayır” dedi. Ortasına küçücük bir vazo içinde bir dal bahar çiçeği koymuş masaya oturdular. Hayatının en uzun ve en sessiz yemeğini yedi. İlk kez içindeki arayışın sesinin kesildiğini farketti. Orada o basit anda bir kumsala umarsızca uzanmanın, bir kanat hafifliğinde uçmanın tadına vardı. Herkes kadar insan, bir erkek kadar kadın, bir bebek kadar masum olduğunu anımsadı. Hayatın sadece siyah ve beyazdan ibaret olmadığını birde..
24 Ekim 2016 Pazartesi
Tutarsız ve hesapsız tavırlardan özgürleştirmelisin kendini. Nasıl mı? Yanıtını kendinden başkası bulabilir sanıyorsan yine aynı yanılgıya düşmüş oluyorsun ;) Yanıtını ara, yeni yollar dene ve iç sesine güven!
10 Şubat 2014 Pazartesi
Neden Orada Olduğunu Bilmediğim Koca Bir Frambuaz
Belki bir bisikletteyiz, arkanda oturuyorum kocaman bir frambuaz kucağımda. Hazırlıksız bir yolculuk yine.. paçalarını sıvamışsın dişlilere takılmamak için. Önümüzde ne var göremiyorum. Bir frambuaz bir sen bir de geçtiğimiz yol görebildiğim. Şikayetçi de değilim gerçi. Aksine bu kez bilmemekten haz alıyorum. Gündemi bu kadar karmakarışık bir ülkede yaşamanın verdiği bir anlamsızlıkla mutluluğumdan utanıyorum sonra. Karşı olduğu binlerce şey var olmaya devam ederken mutlu olmamalı gibi hissediyor insan. Çoğul isyanımı bireysel bencilliğim susturuyor neyse ki.. O an yeşermek istiyorum sadece. Sen pedala bastıkça rüzgarın utangaç temasları cesaret buluyor yüzümü öpmeye. Daha hızlı, daha da hızlı gidelim.. n'olur hadi..
Nerden geldiyse aklıma.. Kulağına fısıldamıştım hatırlıyor musun? Bir filin sadece hortumunda 40,000'den fazla kas varmış diye.. Sadece bir saniyeliğine dönüp bakmıştın yüzüme..ee sonuç dercesine.. Acizliğimizden mutlu olmuştum ben sadece. Hani bir insan dünyaları kurtarıyor ya bir Antik Yunan filminde.. Ben niye yapamıyorum diye sen de hiç sordun mu kendine? Bu kadar fantastik bakmıyorsan da, babasının sırtında uyduruk bir çavulda bir bebek cesedi gördüğümde de çok kızıyorum ben herkese..Bu kümül acizlik acıtmıyor mu seni de? Bu yüzden seviniyorum işte bir filin bizden üstün oluşuna.
Bir bisiklette gitmekteyiz nereye gittiğimi göremediğim bir yolda ve hiç korkmuyorum. Sanki herşey geride kaldı..Sen, ben ve kucağımda neden orada olduğunu bilmediğin koca bir frambuaz..
Nerden geldiyse aklıma.. Kulağına fısıldamıştım hatırlıyor musun? Bir filin sadece hortumunda 40,000'den fazla kas varmış diye.. Sadece bir saniyeliğine dönüp bakmıştın yüzüme..ee sonuç dercesine.. Acizliğimizden mutlu olmuştum ben sadece. Hani bir insan dünyaları kurtarıyor ya bir Antik Yunan filminde.. Ben niye yapamıyorum diye sen de hiç sordun mu kendine? Bu kadar fantastik bakmıyorsan da, babasının sırtında uyduruk bir çavulda bir bebek cesedi gördüğümde de çok kızıyorum ben herkese..Bu kümül acizlik acıtmıyor mu seni de? Bu yüzden seviniyorum işte bir filin bizden üstün oluşuna.
Bir bisiklette gitmekteyiz nereye gittiğimi göremediğim bir yolda ve hiç korkmuyorum. Sanki herşey geride kaldı..Sen, ben ve kucağımda neden orada olduğunu bilmediğin koca bir frambuaz..
7 Şubat 2014 Cuma
Umutsuzluğun Ötesinde Yol Yok!
Bu yüzden ne kadar hırpalansan da, hayatındaki en önemli gayretin, peşinden gidebileceğin umut kaynakları yaratmak olmalı. Ancak bu şekilde aydınlığa kavuşabiliyorsun. Aksi halde yüzleşeceğin karanlıkta bırak yolunu bulmayı, önünü bile göremeyeceksin.
Kaynağı olduğun umudu senden başka birinin sahiplenmesini ve korumasını bekleme yanılgısına da düşme aman! Senin beslemediğinin yaşama şansı olur mu sanıyorsun?
Umudunu kaybetmeye en çok yaklaştığın an, en çok zorlandığın, onu tutmak uğruna tırnaklarını kanattığın..lanet olsun bırakıyorum dediğin an..o an kaybetmeye en yakın olduğun an! Sabrının sonu, yeni bir umudun başlangıcıdır.
Vazgeçişe esir olmak en kolayıyken, hatırla; herşey ne kadar zor olursa olsun her zaman bir yol vardır!
İronik de olsa yaşamda başarılması en güç şey kendi düşüncelerine tutsak olmamaktır.
Kaynağı olduğun umudu senden başka birinin sahiplenmesini ve korumasını bekleme yanılgısına da düşme aman! Senin beslemediğinin yaşama şansı olur mu sanıyorsun?
Umudunu kaybetmeye en çok yaklaştığın an, en çok zorlandığın, onu tutmak uğruna tırnaklarını kanattığın..lanet olsun bırakıyorum dediğin an..o an kaybetmeye en yakın olduğun an! Sabrının sonu, yeni bir umudun başlangıcıdır.
Vazgeçişe esir olmak en kolayıyken, hatırla; herşey ne kadar zor olursa olsun her zaman bir yol vardır!
İronik de olsa yaşamda başarılması en güç şey kendi düşüncelerine tutsak olmamaktır.
17 Nisan 2013 Çarşamba
'Yeniden başla, ümitle aşk'a...'
Neye ihtiyacın olduğunu bilirsin de yapamazsın bir türlü.. Bildiğin şey bir histen başka birşey de olmayabilir.. İlahi bir akışa olan inancınla beklersin. Yoluna gireceği zamanı beklersin işlerin, oysa ironik bir şekilde zamanın geçmesini de hiç istemezsin..Doğru zamanı beklemek tembelliğine esir düşmüşsündür belki de kim bilir..İçinde bulunduğun her an, adımını atacağın nurtopu gibi bir fırsat tanıyorken, anlar kaçar, gider arkasından bakakalırsın. Kaçmak duygusuyla dolar için, taşar.. Gözünü açıp kaparsın kaçamamışsın.
Sonra, 'yeniden başla, ümitle aşk'a...'
Başlarsın sende.
Sonra, 'yeniden başla, ümitle aşk'a...'
Başlarsın sende.
17 Mayıs 2012 Perşembe
Çehov Makinesi
İçimde iki adam var- ya da daha doğrusu iki
varlık; birisi doktor, birisi de hasta…
Anton
Pavloviç Çehov
İKSV’nin
düzenlediği 18. Tiyatro Festivali kapsamında DT Tekel sahnesinde sergilenen
Çehov Makinesi adlı oyunun pek çok açıdan takdiri hakettiğini düşünüyorum.
Çehov
Makinesi Romanya’lı yazar Matei Vişniec’in kaleminden çıkmış. Mete Gürman’ın
çevirisi ve Müge Gürman’ın yönetmenliğinde Devlet Tiyatrosu’nda can bulan
oyunun kadrosunda Uğur Polat, Hakan Vanlı, Erkan Taşdöğen, ve Ayça Bingöl gibi
başarılı isimler yer alıyor.
Ölürken
insanın hayatının gözlerinden önünden bir film şeridi gibi geçmesi durumu Çehov
için Çehov’un yarattığı karakterler tarafından, onların gözünden yansıtılıyor.
Çehov hem oyunun bir parçası hem de ana süjesi konumunda. Tüberkülozdan yavaş
yavaş ölürken, İvanov, Martı, Vanya Dayı, Üç kızkardeş ve Vişne Bahçesi
eserlerinin kahramanları onu tek tek buluşurken, hayattan, ölümden, iyiden,
kötüden, umutsuzluktan, neşeden ve bunların içinde ve dışında kalan herşeyden
bahsediyorlar. Çehov bu karakterlerin bir anlama tanrısı olmasına rağmen
onların neden’lerine, niçin’lerine, en çok da yaşadıkları şeyleri neden yaşamak
zorunda olduklarını sorduklarında cevapsız da kalabiliyor. Onların bazen
doktoru, bazen yargıcı, bazen savcısı oluyor. Ama sonuçta onların kaderlerini
değiştirmelerine yardımcı olamıyor tıpkı doktor olmasına rağmen kendisini
iyileştiremediği gibi. Anna Petrovna ona nasıl ölüneceğini anlatmak isterken,
üç doktorlar onun edebiyat ve toplum için ne ifade ettiğini tartışmaya açıyor.
Bu karakterlerin hepsi içinde bulundukları çemberin dışına çıkamayan
karakterler; Çehov’un hayat verdiği ama onun gibi hastalıklı- natamam karakterler.
Sahnede dönebilen dairesel bir taban ve fonda hareket halinde hızla geçip giden bir tren var. Bunlar ışık efektleriyle birleşince izleyicide Çehov’un sanki trenle her bir karakterini, onun yaşadığı yerde ziyaret ediyormuşçasına değişken bir mekan algısı yaratılmış. Aslında biz hep ölmek üzere olan bir adamın yatak odasındayız.
Çehov Makinesi izleyicinin çok dikkatli bir şekilde izlese bile mutlak kaçıracağı birşeylerinin olduğu çok yoğun, hızlı ve uzun bir oyun. Karakterler arasındaki geçişler ve karakterlerin Çehov’la yaptıkları felsefi sohbetler sanıyorum pek çok insan için farklı farklı şeyler ifade edecektir. Başarılı bir ekip oyunu olan bu absürd serüvenin Uğur Polat’ın nerdeyse 120 dakikalık muhteşem performansıyla birleşmesi ve bizlere sunulmasının büyük bir şanş olduğunu düşünüyorum.
Sahnede dönebilen dairesel bir taban ve fonda hareket halinde hızla geçip giden bir tren var. Bunlar ışık efektleriyle birleşince izleyicide Çehov’un sanki trenle her bir karakterini, onun yaşadığı yerde ziyaret ediyormuşçasına değişken bir mekan algısı yaratılmış. Aslında biz hep ölmek üzere olan bir adamın yatak odasındayız.
Çehov Makinesi izleyicinin çok dikkatli bir şekilde izlese bile mutlak kaçıracağı birşeylerinin olduğu çok yoğun, hızlı ve uzun bir oyun. Karakterler arasındaki geçişler ve karakterlerin Çehov’la yaptıkları felsefi sohbetler sanıyorum pek çok insan için farklı farklı şeyler ifade edecektir. Başarılı bir ekip oyunu olan bu absürd serüvenin Uğur Polat’ın nerdeyse 120 dakikalık muhteşem performansıyla birleşmesi ve bizlere sunulmasının büyük bir şanş olduğunu düşünüyorum.
Sezuan’ın İyi İnsanı
Brecht çizgisi denen şeyin ne olduğunu merak edenler tarafından özellikle
izlenmesi gereken, Brecht’in marksist analizini net şekilde gözler önüne seren,
3 saat boyunca keyifle ve hayranlıkla izlenen bir oyun.
Adalet Cimcoz’un kaleminden ve Yücel Erten’in yönetmenliğinden çıkan epik
biçemle sahnelenen Sezuan’ın İyi İnsanı yaşamın iyi&kötü- doğru&yanlış
arasındaki gelgitlerini işliyor. Tanrı insana iyi olmayı buyuruyorken, buyruk
kapitalist sömürü düzeni ile birleşince ortaya tam bir açmaz çıkıyor. Durum
başta rasyonel bir açmaz halindeyken, ana karakterimizin aşık olmasıyla yani
rasyonelliğin aşk sularında boğulmasıyla daha da derinleşiyor. Bu seyirciye
deniyor ki; bu şartlar altında iyi olmak ne mümkün! Yani ya acımasızlığı ele
alıp sistemin bir parçası olarak altındakileri ezerek yukarı tırmanacak, her
bir basamakta daha da güçlü olacaksın, ya da saf/salak belki zavallı belki aciz
olarak nitelendirilen bir iyi olacaksın. Öyleyse bu durumda doğru ve davranışlar
doğal bir yasa sorunu/sonucu olmaktan çıkıp, toplumun içinde bulunduğu yaşam
koşullarının bir sonucu halini alıyor. Öyleyse Brecht’in bakış açısıyla
toplumda etik kuralların yaşayabilmesi için öncelikle siyasal organizmanın bu
kurallar üzerinde yaşaması gerekiyor. Bence tam bir yumurta tavuk ilişkisi
durumu. Ancak bireysel çabanın
önemini yadsımıyorsak, ben sadece zavallı bir yumurtayım, durumdan tavuk
sorumludur demek yerine kendi çıtalarımızın sağlamlığını sorgulamakla yükümlü
olduğumuz da gayet açık. Sonuç olarak herkes ilkin kendi kapısının önünü
temizlemekle yükümlü. Ancak böyle olursa sıra sokaklara gelebilir. Lakin bizim
geldiğimiz noktada bu aşamaları idrak etme lüksümüz kalmadı biliyorum. Nasıl
olacak formülarize edemedim henüz ama herkes birer süpürge kapıp çıkmalı
sokaklara. Yoksa hepbirlikte boğulacağız bu çöp deryasında.
Oyunun başrolünde Shen Te/Shui Ta isimleriyle Zeynep Ekin Öner var. Her iki
perde boyunca ön planda olan başarılı performansıyla beni kendine inandırmayı
başardı. Oyunun müzik direktörü
olan Çiğdem Erken, Paul Dessau’nun bu muhteşem müziğini 65 yıl sonra capcanlı
bizlerle buluşturuyor. Ethem Özbora’ya ait dekor tasarımı ilginçliği,
çarpıcılığı ve pratikliği itibariyle takdire değer. Oyunun giysi tasarımını
yapmış olan Nazan Alaylı ise, konunun özüne ve koşullarında sadık kalarak
kostümleri gerçek kılmayı başarmış. Ve bu ekipten ortaya çok başarılı bir oyun
çıkmış.
Macbeth/ Shakespeare
Macbeth, insanın içinde pusuda
bekleyen, o narin, kırılgan çizginin ötesindeki vahşi hırsın tutsağı olmuş bir
adam. Belki de farkında olmadan büyüttüğü iktidar tutkunluğuna yem olmuş, kanlı
oyunun başında yaşadığı tereddütleri kolaylıkla rafa kaldırabilmiş bir karakter. Karşısında çıkan üç cadının gerçek mi yoksa onun hırslarının
bir aracı mı olduğunu kestirmek mümkün değil. O halde Hamlet’in yaşadıklarının
kaderi olup olmadığını da bilemeyeceğiz. Kontrolden çıkmış bir hükmetme
arzusuyla, iktidarda olmanın ülke için ne anlama geldiğini önemsemeyen, bunun
getirdiği sorumlulukları asla önemsemeyen, bu nedenle tahta geçiş biçimi de
dahil olmak üzere mükemmel bir tiran olan
Macbeth, aradığı tatmini yaşadığı hiçbir gün bulamamıştır.
Lady Macbeth, eserin yazıldığı
dönemdeki cahil ve ikincil kadın algısının aksine, kocasını yönlendiren ve
hatta bunu yaparken cinsiyet kalıplarını sıklıkla kullanan bu itibarlarla da
cinsiyetsiz diyebileceğim bir karakter. Macbeth’i harekete geçirmek için
sıklıkla ‘erkek’liğin gerekliliklerine atıfta bulunuyor. Zalimliği ve sertliği
sıklıkla erkekliği birincil sıfatları olarak gündeme oturtuyor. Olayların en
başına, Macbeth’in üç cadıyla karşılaştığı sayfalara dönersek, rahatlıkla görebiliyoruz
ki Lady Macbeth bu kadar hırslı, gözükara ve güçlü bir karakter olmasaydı,
Macbeth belki de ilk adımı hiç atmaz, Duncan’ı öldürmezdi. Oysa Lady Macbeth
onun ikileme düşmesine, yapacaklarının yanlış olduğunun bilincine varıp, kendi
içinde düşünceleriyle yüzleşmesine bile izin vermedi. Macbeth’in ruhsal
dengesizliği ve sınırları belirsiz karakteri de şüphesiz ki bu durumu
kolaylaştırdı.
Macbeth’in gördüğü
halüsinasyonlardan ve her ikisinde de zaman zaman izleyebildiğimiz kan
metaforundan anlayabiliyoruz ki aslında her iki karakterde yaptıklarının veya
sebep olduklarının ağırlığı altında eziliyor, akli dengelerini korumakta güçlük
yaşıyorlar.
Tüm yaşananların çirkinliğine,
korkunçluğuna uygun bir fon olabilmesi için fırtınalı, koyu gri, bunaltıcı, basık
zaman zaman da şimşekli bir havada geçiyor olaylar.
Kontrolünü ve yargılama yetisini
yitiren insan, önceleri sadece başkalarına zarar veriyorum böylece kendimi
güvenceye alıyorum sanrısı içindeyken, ilerleyen süreçte fırlattığı bumerangın
kendi boğazını keseceğini öngöremiyor. İçinde bir yerlerde yaşatması gereken
saf iyiyi bir kenara bıraksa bile en azından kendi çıkarı için en başında
kontrollü olması gerektiğini göremeyecek kadar da kör olmuş. Yaratılan kaos onu
da, etrafındakileri de yutup arasına katarak büyüyerek ilerliyor. Ve fırtınadan
geriye her zaman olduğu gibi yıkık binalar, ağlayan çocuklar ve bir yığın çer
çöp kalıyor.
Hamlet/Shakespeare
Hamlet, yaşama ve ölüme
dair en kapsamlı eserlerden biri olması sebebiyle sahip olduğu özel konumu
yüzyıllardan beri korumaktadır. Eser barındırdığı tema, motif&semboller
bakımından sahip olduğu derinlik itibariyle çok nitelikli ve çok yönlü uzun
değerlendirmelere konu olagelmiştir. Dersimiz kapsamında, dikkatimi çeken belli
başlı hususları sizinle paylaşmak isterim.
Öncelikle bana göre
Hamlet Shakespeare’nin süregelen yaşamla yüzleşmelerine ölümü ve hatta ölümden
sonrasını dahil ederek çıkmaya çalıştığı bir zirvedir. Yaşamlarımızın üzerine
kurulu olduğu belirsizlikler ve inançlarımız dolayısıyla içine gönüllü olarak
girdiğimiz çemberler sorgulamaların yönünü de belirlemektedir. Bu bakımdan Hamlet
babasının ölümünden sonra yaşadığı yüzleşmelere Shakespeare’in baktığı
pencereden yapılan yorumlarla cevap aramaktadır. Eyleme geçmememize kaynaklık
eden bilginin doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? Kesinlik kavramı bilginin
doğruluğu açısından kullanılabilecek bir sıfat mıdır? Peki bir şekilde
doğruluğunu kabul ettiğimiz bir bilginin sonucu olan bir eylem bireysel olarak
hangi duygusal, etik ve/veya psikolojik faktörlerden beslenmektedir? İntikam
almak duygusal bakımdan adalet sağlıyorken, vicdani bakımdan huzur
sağlayabilecek midir? Bundan şüphe ediliyorsa eyleme geçmek rasyonel midir?
Hamlet, kendince
omuzlarındaki yükün ağırlığından kurtulmak için intiharı bile ciddiyetle
değerlendirmiş ancak dini inançları sebebiyle bunu yapamayacağına karar
vermiştir. Öyleyse yaşanan/yaşanacak olan acıların üstesinden gelmek için
girişilen mücadele insan olmanın temel gerekliliklerinden biridir. Olmak ya da
olmamanın tüm mesele olmasının ötesinde olmanın ya da olmamanın kendince
gerekliliklerinin olduğunun farkına varmakla başlar Hamlet bedenli Shakespeare
yüzleşmesi.
Cladius üzerinden
işlenen haliyle ulus, bireylerden oluşan ve bireylerden biri tarafından
yönetilen legal bir birliktelik hali olduğu için, kişinin bireysel meşruiyeti
ulusun meşruluğunu ve sağlığını da belirlemektedir.
Gertrude, Hamlet’in
kadına bakışına sağladığı kinizm dolayısıyla Ophelia’ya rahibe manastırına
kapanmasını önermektedir. Ophelia olsa dahi hiçbir kadın yaşamda dürüst ve
temiz kalamaz. Öyleyse Ophelia kendi özel ve değerli niteliklerini korumak için
çaba göstermelidir. Kadın iradesine hükmedebilen bir canlı değildir,
yönlendirmeye muhtaçtır.
Kafatası, ölümün idrak
edilme çabasının ta kendisidir. Kaçınılamaz ve anlaşılamaz bir gerçek,
katılığı&sertliği dolayısıyla esnetilemeyen bir olgudur. Hamlet’in ölümü
kabullenişini simgeler.
Cladius ve Laertes’in
kendi tuzaklarına düşmeleri birden fazla anlama gelebilir. Birincisi ilahi
adalet vardır, kişi dünya üzerinde de eylemlerinin sonuçlarından etkilenmeye
mahkumdur. İkinci olarak, kişi eyleme geçme kararını almadan önce buna
sebebiyet veren bilgini doğruluğundan kendince emin olmakla yükümlüdür.
Başkasının sözüyle alınan bir karar, kişinin kendine karşı sorumluluğunu
ortadan kaldırmaz hal böyle olunca silahını kendine doğrultmuşsun demektir.
Sonuç olarak hayat
kişinin kendi değerlendirmelerinin pusulalığında alınması gereken bir yoldur.
Değerlendirmelerin doğruluğu, kişinin değerlerine uygunluğu yolun niteliğini ve
değerini belirlemektedir. Üzerinde layığıyla durulmamış doğrular sonucunda
gerçekleştirilen eylemler bumerang misali kişinin kafasının üzerinde
bitivermekle ünlüdür; Murphy kuralları dediğimiz şeylerin temelinde de bu yok
mudur? Kimileri buna karma der, kimileri şans ya da şanssızlık, kimileri alın
yazısı der, kader der.. Hepsi aynı şeydir, ve bence hayat değerlendirmeler ve
eylemlerden oluşur gerisi teferruattır.
22 Nisan 2012 Pazar
Kraliçe Lear
Kanada’lı yazar Eugene Stickland’ın,
Shakespeare’in Romeo ve Juliet, Hamlet ve Macbeth’den sonra en çok bilinen tragedyası olan Kral Lear adlı
yapıtından esinlenerek kaleme aldığı oyun, Yıldız Kenter’in elinde sanki
kendini bulmuş. Diğer tragedyalarının aksine Shakespeare Kral Lear oyununun
sonuna-catharsis’ten sonra- herhangi bir olumlama koymamış. Stickland bu
farktan hareket ederek, oyunun sahneleniş hikayesine bir olumlama yerleştirerek
adeta tragedyayı tamamlamış.
Oyunda üç karakter var; 80’lerinde tecrübeli
bir oyuncu olan Jane (Yıldız Kenter), Jane’e ezber
konusunda yardım eden liseli kız Heather (Sedef Şahin) ve oyunun en ilginç
karakteri olan çellist (Feride Berin Varol). Jane, erkek egemen sisteme karşı tepki niteliğinde
hazırlanan bir projenin en önemli oyuncusu konumunda. Bu proje erkeklerin ön
planda olduğu Kral Lear oyununu a’dan z’ye kadınlardan oluşan bir ekiple
sahneleyerek eşitsiz ve alışılageldik güç dağılımını sorguya açmak. Heather yaşı
genç, alışılmışlıkları az olmasına rağmen anlamakta güçlük
çekiyor bir kral rolünün bir kadın tarafından canlandırılmasının
gerekçesini. Jane ve Heather’in
prova yapma sebebiyle bir araya gelişleri oyunun fonda olduğu ama hareket
noktasından oldukça farklı yerlere giden bir yolculuğa çıkarıyor izleyenleri.
Stickland adeta ‘I know what it is to be old but you don’t know what it is to
be young’ sözlerinden hareketle biri genç, diğeri yaşlı iki kadın arasındaki
çatışmadan, sevgi ve sıcaklık dolu, enerji ve umut yüklü bir final yaşatıyor
bizlere. Heather Jane’e yılmamayı, hayata umutla bakmayı ve neşeli olmayı
hatırlatırken; Jane Heather’a insani yanın inceliklerini ve hassasiyetlerini
öğretiyor. Jane başarılı tiyatro hayatının da kendisiyle birlikte yaşlanmış
olduğunu görmekten korktuğu için provanın sonlarına doğru gelgitler yaşasa da
Heather’in yardımıyla bu krizi atlatıyor. Heather ise kelimelerin fark yarattığını
duyuyor ilk kez Jane’den ve söylediği şeylerden sorumlu olduğunu.. Çellist ise
bazen Antik Yunan oyunlarındaki korobaşı bazense Jane’in olmak istediği diğer
ben’i (alter ego) temsil ederek bir müzik ziyafetinden çok daha fazlasını
sunuyor bizlere. Ama Jane’in beyin kıvrımlarındaki endişeleri ve kuruntuları seslendirdiği
zamanlarda kulaklarda yarattığı rahatsızlığın başarısını da ayrıca vurgulamak
gerek.
Yıldız Kenter Jane rolünde detayları o kadar
ustaca işlemiş ki oyunu izlerken olduğu gibi davranıyor, kendini mi
canlandırıyor yoksa sahiden bir karakteri mi oynuyor ayırt etmek gerçekten çok
zor.
Dekor tasarımı Osman Şengezer’e ait sade ve
içten. Jane hafızasının gelgitlerinden bahsederken ‘bazen öyle boş ki,
bembeyaz..’ sözlerini sarfediyor ve o anda gözüm duvarda asılı içi boş
çerçevelere takılıyor. Oyunun Işık tasarımı Cem Yılmazer’in elinden çıkmış.
Yılmazer uyguladığı ışık oyunlarıyla sahnenin monotonluğunu silerken ve
gerektiğinde sahneye derinlik kazandırmayı da başarmış.
Bu başarılı performansı izledikten sonra
aklımda en çok yer eden düşünce şu oldu;
‘En az 80’inde hafızanın gelgit
yaşaması kadar ürkütücü, genç bir nüfusa sahip olduğu söylenen ülkemizde, sağırlaşma, körleşme ve unutkanlığın bu
kadar sürekli ve derin yaşanması..’
Elektra/Sophokles
Yaşadığımız yer kendine
has bir düzenden ibaret dev bir mekanizma gibi çalıyor. Yaşamı bir sistem
olarak adlandırmak gerekirse, sistemin sürekliliğinin de temel dinamikleri
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sophokles’den önce ve sonra bu dinamikleri
çözebilmek için çaba sarfediliyor ama günün sonunda sistemin düşünme yetisine
sahip unsurları olan bizlerin birey olarak konuya bakışı, dahası duruşu, kritik önem taşıyor. Herşeyin
‘bir’ olduğu ve ‘bir’den türediği bu sistemde ‘bir’in öncelikle kendinden
sorumlu olmasının mutlak bir anlamı var. Çünkü ‘bir’ bütünün hem bir parçası
hem de kendisi. ‘Bir’in sisteme bakışını ve onu yorumlayışını inanç olarak
adlandırıyorsak, farklı inanç türlerinin de ‘bir’ olduğu hususlar olması kaçınılmaz.
İnsanın fizik yapısının kas ve iskelet sistemi üzerine kurulu olması gibi,
moral/manevi yapısının da bir yapı üzerinde yükselmesi gerekliliği erdem
kavramını antik çağlardan itibaren kullanıma sokmuştur. İyi bir insan, erdemli
bir insanla eş tutulmuş; erdemli insanın diğer doğru/gerekli vasıflara sahip
olacağı varsayılmıştır.
İkinci önemli kelime ise
‘öldürmek’ ve ‘adalet’. Ölüm’ün dünyevi sistemden bir çıkış olarak
anlamlandırılması ve ‘vicdan’ kavramına sırt çevirerek ‘öldürmek’ suretiyle bir
insanın oyun dışında bırakılma çabasının kötü emellere (?) alet edilmesini
önlemek amacıyla sistemin insan unsuru adalet kavramını da alt bir sisteme
oturtmaya çalışmış. Ama bu çabadan önceki dönemde –Antik Yunan’da- adaletin
kaynağı kabul edilen Zeus’un, bizde kullanılan ‘her işte bir hayır vardır’
deyişi gibi, her olaydan haberdar olduğu ve kötü adledilen olayların olmasının
bile bir nedeni/anlamı olduğu kabul ediliyor. Aksi takdirde kan davası denen
ilkel sistemin günlük, sıradan bir olay kabul edilmesi kaçınılmaz olurdu.
İntikam kavramı ise
kişinin inanç sistemlerine ve bütünün ‘bir’liğine olan saygısını daha doğrusu
güvenini yitirmesi ya da akıl gözüyle, duygu gözü arasındak terazinin
bozulması, dengenin yitirilmiş olması olarak tanımlanabilir. O halde rahatlıkla
şunu söyleyebiliriz; Sistemin bir dengeden ibaret oluşu sebebiyle,
-ahlaki/kişisel değerlendirmelere bile girmeye gerek kalmadan- intikam olgusu
dengeyi bozması itibariyle yanlıştır. Kaldı ki intikam savaşları beslemesi
açısından da kötücül olmaya mahkumdur. Akıl ve duygu arasındaki dengenin kaybı
sonuncunda yapılanlar hak iddiasını perde olarak kullansa da ancak vicdana yük
ve utanç kazandırabilir.
Toparlamak gerekirse; sistemde kaçınılmaz olarak yaşadığımız bir filler
ve çimenler gerçekliği olmasına rağmen, tamam bir insan olmanın gerekliliği
olan erdem niteliği hayata karşı kontrollü yaklaşmamızı gerekli kılıyor.
Ağızdan çıkan sözün ya da atılan
bir okun geri alınamayacağının bilincine vararak eyleme geçmek şart. Bunlar
Elektra’nın yaşadıklarına karşı çıkarken, Elektra’nın onur/şeref kazanmak adına
yaptıklarına da karşı çıkan satırlardır. Bir’in kötülüğe bulaşmasının yani
Sophokles’in dediği şekliyle yasalara karşı gelmesinin vicdani yargılamasını
yapmak kadar doğal ancak bu yargılamayı eylem düzeyine taşımak kadar anormal
bir durum ancak kaos yaratır. Bu kaos eylemi uğruna gerçekleştirdiğimiz
vicdanın aradığı huzur olamaz.
Olsa olsa ilave bir yüktür sadece...
20 Nisan 2012 Cuma
Medea/Euripides
Euripides yaşadığı toplumla çatışma
içinde olan, toplumdaki sosyal yaşamın çelişkilerini çok iyi gözlemlemiş
gerçekçi bir yazar. Hatta bu eserini yazarken mitolojideki Medea gerçeğinden de
bazı noktalarda sapmalarda bulunmuş. Bunu yapmasının nedeni gerçeği kendi
gözlerinden aktarmak için miti sadece bir malzeme olarak kullanmış olması
olmalı.
Medea bir özelliğiyle Antik Yunan
Tragedyalarından ayrılıyor. Tragedyalarda genelde ortalamanın üzerinde
karakterler konu edilmesine rağmen, bu metinde kölelerin/hizmetçilerin oldukça
aktif bir şekilde konuşturulduklarını görüyoruz. Kaderi değiştiremeyecek
olsalar da her ikisi de en başından Iason’u haksız buluyor ve endişelerini dile
getirmekten çekinmiyor.
Medea hırslı bir kadın; hırsları
sayesinde kocasının başarılı olmasını sağlıyor ama işlediği suçların nedeni de
hırs yine. Iason onun kocası olduğu sürece zararsız olmasına rağmen,
aldatılmasından sonra tekrar gün ışığına çıkan hırsları kendi çocuklarının dahi
hayatına mal oluyor.
Eser Euripides’in kadının pozisyonuna
ışık tutması itibariyle de ilgi çekici. Ona feminist bir yazar diyemeyiz belki
çünkü Medea’ya en başında sempati kazandırıyorken sonradan bencil ve kötü bir
kadın olarak algılanmasını engellemiyor ama toplumun kadına bakışındaki
adaletsizlikleri ve körlükleri net bir şekilde göstermeye çalıştığına da şüphe
yok. Medea sadece Antik Yunan’da kadının pozisyonunu göstermesi açısından
değil, aslında Endüstrileşme öncesi dönemin tamamına dair fikir sağlaması
açısından da incelenebilir. Kadına dair yansıttığı hususlardan birkaçı; kadının evlendikten sonra kocasına ait
olması ve kendi yurdunu terketmesi yine bu nedenle yeni katıldığı toplumda bir
yabancı olması, sosyal alanda kocası gibi gezme, dolaşma hakkının olmayışı evde
oturmasının beklenmesi vs. Medea aslında bu tür problemleri olan tüm kadınların
simgesi. Sürgüne gönderilmesine de bu gözle bakmak gerekir.
Evlendikten sonra aidiyeti babasından
kocasına geçen ve bulunduğu ortama sonradan geldiği için yabancı olan kadın,
sürgüne gönderilince daha da aidiyetsiz, kimsesiz ve korumasız kalıyor yani iki
katı cezalandırılıyor. Metinden anlaşıldığı kadarıyla halkı –Yunanlılara gore
diğer tüm halklar gibi belki-barbar bulunuyor ancak barbarlığı Yunan bir kocası
olması sebebiyle görünür değil, ancak sürgün kararından sonra yeniden barbar
olarak anılmaya başlanacak. Barbar olan ötekileştirilmiş, barbar batıl ve
yabani kabul ediliyor, oysa Yunanlılar kendilerini rasyonel ve gelişmiş kabul
ediyor. Ama Medea zaten etrafındakilerden daha zeki bir kadın olduğu için
Barbar olmasa da öteki olmaya mecbur. Bunu şu sözlerinden anlayabiliyoruz; ‘Ne geçiyor eline zeki olunca? Boş
veriyorsun kendi işlerine; bütün yurttaşların nefret ediyorlar senden. Aptallar
da cahil diyorlar sana ve de işe yaramaz, alışık olmadıkları bir bilgiyi
sunduğunda onlara.’
Ama sonuçta rasyonel bir insanın
yapacağı bir şey gibi grünmüyor Medea’nın yaptıkları. Euripides’in hırsın,
tutkunun ve kibirin daha iyi sorgulanabilmesi için böyle bir son tercih
ettiğini düşünüyorum.
Günlük Müstehcen Sırlar
Şehir Tiyatroları Sadabad Sahnesi’nde, merakla beklediğim ‘Günlük Müstehcen
Sırlar’ adlı oyunu izlemek için yerimi aldım, sanki muavinlik yapıyormuşçasına
yerleri gösteren görevlinin sesinden ya da yanımda oturan ve oyunun başladığı
ilk iki-üç dakikada birbirlerine söyleyecek şözleri bitmeyen çifte inat oyuna
konsatre olmaya çalışmaktaydım. Ve
oyun kaydıraktan inen pardösülü bir adamla başladı nihayet..Karşımda Taciser
Sevinç’in elinden çıkmış, metaforik öğelerle dolululuğundan derin bir oyun vaad
eden bir çocuk parkı manzarası vardı. Bir süre sonra oyunun ikinci pardösülü
adamı da geldi ve bu iki karakter arasında birbirini tanıma çabasıyla geçen
uzun diyaloglar başladı. Oyun Şili, Santiago’da geçmekteydi. Her iki adam da
teşhirci kılığında kız okuluna yakın bir parkta konumlanmayı seçmişlerdi.
Birbirlerinin kimliklerini deşifre etmeye uğraşırlarken birinin Karl Marx,
diğerinin ise Sigmund Freud olduklarını iddia ettiklerine şahit olduk. Oyun
karakterleri de Marx ve Freud kadar zıt karakterlerdi. Söz düelloları arasında
tarihe damga vurmuş bu iki adamın sosyo-psikolojik temelli fikirlerini
duymaktaydık. Yavaş bir tempoyla başlayan tek perdeli oyun, ikinci yarısında
hızlanmaya başladı. Bu hızla birlikte metinler de giderek karmaşıklaşarak
takibi güç hale geldi. Vodvilyen bir tavırla kaleme alınmış olduğu için özüne
uygun olarak Türk seyircisine göre uyarlanmaya çalışılmış oyun kanımca komediye
kaynaklık etmesi için kurgulanmış esprilerinin düzey ve derinlikleri itibariyle
maalesef sınıfta kaldı.
Oyun, yazarı Marco Antonio De La Parra’ya, 1987 yılında Şili’de Gazete
Yazarları Derneği’nin en iyi oyun ödülünü kazandırmıştı. Pinochet’nin baskıcı
rejimi altındaki halkın birbirine hapsolmuş insanlarını anlatıyordu. Tahminimce
ülkemizdeki mevcut siyasal durumla ortak noktaları olması sebebiyle tercih
edilerek programa alınmıştı. Ancak sanırım çevirideki eksiklikler nedeniyle
niteliksel olarak kopuk ve izleyiciye uzak bir oyundu. Oyunun yönetmeni
Yıldırım Fikret Urağ’ın deneysel bir oyun ziyefeti sunma niyetiyle yola çıkmış
olduğu çok belli olmasına rağmen oyun metni itibariyle içine girmekte
zorlandığım ve nereye gittiğini kestiremediğim bir yolculuktan ibaret kaldı.
Cengiz Tangör ve Erkan Sever’in başarılı performansları, gayet tatmin edici şekilde kullanılan
dekor, ışık ve efekt unsurlarına rağmen oyun zihnimde tamam olamadı. Oyun
esnasında sahnede görev almayan ekip elemanlarının bir kısmını dekorun
arkasından geçerken ya da kenarından bakarken görmek dikkatimi dağıtarak
keyfimi kaçırdı. Oyun broşürünün
üzerine not edilmiş olan 16+ ibaresini oyunun en başında saçma bulmuştum ve bu
kanım oyunun sonunda da değişmedi. İlaveten Erkan Sever’in oyun boyunca her
hareket edişinde muhtemelen bacakları görünmesin diye pardösüsünün önünü
düzeltmeye çabalaması aklıma kendisine yöneltilmiş olabilecek yersiz ve
gereksiz eleştirileri getirmiş olduğu için bir nebze içimi acıttı.
İçerisinde yer yer güzel repliklere de yer veren oyun yukarıda belirttiğim
hususlardan dolayı damağımda eksik bir tat bıraktı. Sanırım bu nedenle oyunun
çıkışında oyundaki bayağı esprilere katıla katıla gülen ve ‘aa ben oyunu
beğendim’ diyen izleyicilere neyi ve niçin beğendiklerini sormamak için kendimi
zor tuttum.
9 Nisan 2012 Pazartesi
Zincire Vurulmuş Prometheus/Aiskhülos
Antik Yunan metinlerini okumaya
başladığımdan beri, aradan geçen 15 yy’a rağmen herşeyin nasıl da aynı
kaldığını farkettikçe, nereye doğru çekiyoruz biz bu kürekleri diye sormadan
edemiyorum. Tarihten alınabilecek en iyi ders, tarihten ders alınamayacağıdır
kanısına varmaya az kaldı.
Anlamlandırmaya çalıştığımız
hayatların kahramanlarıyız her birimiz. Aynılığı farklılığından zaaflarımız
var. Zamanın bildiğimiz başlangıcından bu yana da böyle olmuş bu. Zeus
ölümsüzlerin, tanrıların kralı. Düzenin devam edebilmesi için birilerinin
ölmemeleri/sabit kalıyor olmaları lazım çünkü. Ama Zeus’un bile eksiklikleri
var. Krallığı/gücü ilan edildikten sonra, o zamana kadar kimlerden yardım
almış, neler yaşamış unutuyor sanki; ders almıyor. İktidar/yönetim gücünün
zırhını kuşanınca sıfırlıyor tüm yaşadıklarını, içindeki hırstan mütevellit
canavarın kumandasına geçiyor adeta.
Prometheus aklı da simgelese,
insanı da simgelese rasyonelliğinden isyankar bir sembol. İnsanların o zamanlar
varoluşlarına buldukları neden. Ve insanın sürekli gelişim özlemine dair
tohumlar taşıyor. İnsanın artık ateş’i de var; öyleyse yeni yollar açsın
kendine, aklını rehber etsin de doğru
yollar açsın herkese. Artık insanın iradeyi gün ışığına çıkarma, sorumluluk
alma vakti geldi demek ki.
Diğer yandan akıl ve güç birleşmedikçe,
güç eksiliyor, akıl sonsuz acılara gark oluyor. Denge ciddi bir mesele. Bu
politik arenada da böyle. Gücü alan akılsız, aklı olan güçsüzse tarih tekerrür
etmeye mecbur kılınıyor. İşte en basit kanıtı; Prometheus’la, Nazım’ın aynı
idealle harekete geçmediğini kim iddia edebilir? İkisi de iktidarın aleyhinde
ama insanlığın lehinde fikirlere sahip oldukları için sürgün edilmediler mi?
Birinin ciğerini kuşlar yemiş, birinininkini mapus duvarları ne farkeder?
İkisine de yardım edememiş iyilikleri için kendilerini feda ettikleri.
Prometheus’un hikayesi eksik bence henüz- sadece bu kitaptan okuduğum
kadarıyla. Geleceğe taşısaydık hikayesini o da Dünyanın en tuhaf mahluku olarak
tanımlardı insan’ı.
Sembolizmin çok ustaca
kullanıldığı, yazıldığı tarihten bu yana değerinden ve anlamından hiçbir şey
kaybetmediği- aksine değerlendiği- için klasik olan bu kitap okuyan her
‘insan’a çok şey hatırlatacaktır.
Gerçek Hayattan Alınmıştır
Kumbaracı50 üçlemesinin I.
Kısmı olan ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’da sizi 90 dakika boyunca yakanızdan
tutan ve beyninizin tamamını esir eden bir performans izliyorsunuz. Kumbaracı50
sahnesi eski bir dökümhaneyken sonradan tiyatroya çevrilmiş ortasından kolonlar
geçen küçük ve dikdörtgen bir sahne. Kapıyı üzerinizden kilitliyorlar oyunun en
başında, sadece oyundaki anne karakteri değil, siz de kilit altında
kalıyorsunuz.. Yüzleşme bitmeden ne annenin ne de sizin dışarı çıkmanıza izin
verilmiyor..Her yüzleşme gibi zor, bir o kadar gerekli ve gerçek bir
zamandasınız artık...
Hayat yolculuklarının kesişim kümesi yaralarla dolu bir adam ve annesi..
Mimar ama mesleğinden nefret eden, aynı zamanda da amatör bir yazar olan oğulla,
ancak uydurduğu hikayelerle ayakta
durabilen vasat bir oyuncu olan annesinin birlikte edecekleri son dansa şahit
oluyoruz.
Yaralarının kabuk tutmasına izin veren ve hatta uydurduğu hikayelerle
kendini bile kandırabilen bir kadının; yaralarını her an kaşıyarak yeniden
kanatan, kendine acıyan, başarısızlığından ve tamamlanamayışından en çok
annesini sorumlu tutan bir adam olan oğlu tarafından, gözleri bağlı olarak
onarılmakta olan eski bir eve getirilişiyle başlıyor hikayemiz. Burası adamın
doğduğu ev.. Adamın kendince zavallı hayatının başladığı yer yani. Adam
hayatının jübilesini burada yapmak istiyor, herşeyin başladığı yerde. Hayatına
dair bir yüzleşme ve veda senaryosu var elinde. Annesiyle oynamak istediği bu
oyun hayatına son bakışı olacak.
Anne hayatta sadece bir piyon mu olmuş? Gaddar mı, duygusuz mu yoksa sadece
olayların farkında mı değil anlaşılması zor. Oğluna dair bilmediği onlarca
şeyden sadece birkaçı; oğlunun eşinden neden ayrıldığı ve ya çocukken
yazlıktaki balıkçı tarafından taciz edilişi. Ve en önemlisi oğlunun babasının
hastalığına yakalandığı ve çok kısa bir süre içinde öleceği.
Oyunun izleyiciye aktarabildiği sorular herkesin kendince yanıtını bulması
gereken sorulardan aslında. Örneğin, geçmişi ayağımızda bir pranga olarak
yanımızda geleceğe taşımak, geleceği yok etmek değil midir? Zorluklara
direnmenin kendince bir yolunu bulamazsan, kendini mahkum ettiğin bu
zavallılığın bedelini ödetebilir misin kimseye? Peki intikam almak soğutur mu
acılarımızı? Acıtırsak muhatabımızı azalır mı acılarımız?...
Oyun, mekanın tüm eksilerini artıya çevirmeyi başarılmış tecrübeli bir
yönetmen olan Arif Akkaya tarafından hazırlanmış. Bu kadar az bir dekorla bu kadar gerçek bir etki yaratılması
gerçekten büyük başarı. Dekorun bir parçası olarak tavana yerleştirilmiş
balıkçı fenerlerinin bile sembolik bir anlamı var; An geliyor tüm lambalar
yanık yani tüm yaralar açık, ancak bazen fenerleri tek tek açıp yaşanmışlıkları
birbir irdelemek gerekiyor. Lambalarla olay desteklenirken görsel olarak da
mekanın muhtemel monotonluğuna çok başarılı bir şekilde engel olunmuş. Böylece
ölümün soğukluğuna direnilir bir sıcaklığa getirilmiş sahne. 90 dakika boyunca
tematik olarak yoğun, oyunculuk ve reji açısından da çok başarılı bir oyun
izliyorsunuz. Yılların tecrübesini gözlerinizin önüne seren Tomris İncer,
oyunun aynı zamanda senaryosunu yazmış olan Yiğit Sertdemir’le adeta bir gerçek
izletiyor bizlere. Kendinizi zorlasanız da çıkaramıyorsunuz zihninizi kapının
dışına.
22 Mart 2012 Perşembe
Herşey Net Sanıyordum
Kimliklerimizin tanımları netti, hatta sorsan çerçevelerini bile
gösterebilirdim sana. Sen sen'din ve ben de ben işte. Senin sen olarak
yaptığın ama benim nedenini bilmediğim, hatta öğrenmeye pek çabalamasam
da keşke yapmasan dediğim şeyler de vardı muhakkak.
Seni bana yetecek
kadar biliyordum, daha fazlasına gerek yoktu.
Bir zaman, beynimde, bilinen insanlar rafına kaldırıp, üzerine kafa yormaya gerek olmayanlara koymuştum seni.
Ama birşey oldu ve o gün bambaşka bir kimlik içinde gördüm seni. Bu en çok bana sürpriz olmuştu, sen olanın farkında bile değildin. Öylece yatıyordun karşımda, incecik gözyaşları sızıyordu bir gözünün kenarından. Anlattın anlattın, benden cevap beklemeden cevabını bildiğin sorular sordun durdun. İşte o an küçücük göründün gözüme, daha da emanet oldun bana. O an yapabildiğim tek şey, yanında olmaktı.
Ama birşey oldu ve o gün bambaşka bir kimlik içinde gördüm seni. Bu en çok bana sürpriz olmuştu, sen olanın farkında bile değildin. Öylece yatıyordun karşımda, incecik gözyaşları sızıyordu bir gözünün kenarından. Anlattın anlattın, benden cevap beklemeden cevabını bildiğin sorular sordun durdun. İşte o an küçücük göründün gözüme, daha da emanet oldun bana. O an yapabildiğim tek şey, yanında olmaktı.
Sen anlatırken, ben aklımın bir yanıyla başka bir yerlere gittim. Gittikçe daha da kıymetlendin bana.
Tüm çocuk yanımla yaşananları değiştirmek istedim ama olmadı. Sen benden daha çok inanmıştın sanki olanların gerçekliğine, bense hala uğraşıyordum.
O gece bitti, pek çok sonraki gece de.. Hayat yorgunluğumuzu silmek için son süratle yeniler koyarken önümüze, normalleşmeye başladı yeniden herşey. En basitinden, önemli olup da önemsizleşmiş gibi gelen şeyler yeniden önemli görünmeye başladı gözümüze. Anlaşılan iyileşiyorduk ikimizde.
Öyleyse artık sen karar vereceksin bana göstermek istediğin kimliğine..
Bilseydin Yapmazdın, Biliyordun Ama Niye Yaptın?
Son kez baktım çıkarken. Her zamanki gibi loştu odan, arkada kaldığından
pek ışık almıyordu ilk günden beri. Birtanecik penceresinin baktığı yer
kedilerin uğrak yeri bir apartman boşluğu.. Çift kişilik bir yatak, küçücük bir
komodinle, 3 kapılı bir dolabın anca sığdığı bu odanın, kimliğini bağırırcasına
ifşa eden kokusu yıllandı yıllar yılı, güçlendi ama asla değişmedi. Senin
çıktığının bilmem kaçıncı günü, zar zor bulduğum anahtarıyla açtığım kilitli
kapısından içeri girerken, bu kokuyla tüm mazimizi hatırlayacağımı hiç aklıma
getirmemiştim. İçeri girdim ve kapattım kapıyı arkamdan. Kapıyı kapatırken
yatakla kapı arasında sıkışmamak için ani bir hamle yapmam gerekti. Öylece
durdum ayakta, odanı seyrettim. Kokladığım geçmişe daldım bir süre.. Ta ki
kokunu hafızama kazıyana kadar. Kullanmaya kıyamadığın elma şeklinde parfümünün
şişesini aldım elime oynadım bir süre. Okuma gözlüklerinin kabını görünce
usulca bıraktım onu yerine. Pembe beyaz saplı dikdörtgen gözlüklerini aldım
elime.. camlarında parmak izlerin..Onu daha hızlı koydum geriye.. Bebekliğimi
Omo kutusuna koyma fikri nerden gelmişti aklına? Seni, elinde karton ağzı en
geniş yerinden açılmış Omo kutusuyla hayal ettim, gülümsedim.. Kendimi
koyamadım resme, hatırımdaki ben silik bir gölge.
Geri gelemeyeceğimi bilerek çıktım son kez. Asıl bir gün geri gelsem de
hiçbirşeyin aynı olmayacağını bilmek perçinledi imkansızlığımı. Diğer odalarına
da hoşçakal diyerek arkamda bıraktım senli onlarca anıyı. Senin de geri
gelemeyeceğini hatırlamak çok acıttı canımı. Ama bundan daha da çok buzdolabına
iliştirdiğin, alışveriş fişinin arkasına inci gibi bir el yazısıyla yazdığın,
diyet yemek tarifinle; hiçbir çerçeveden kendine bakmak istemeyişin gerçeği
yaktı içimi.
13 Mart 2012 Salı
Arka Sokaklar
Sokakların
da birer kimlikleri var hepimiz gibi. Ana sokaklarla, ara sokaklar ve hatta
arka sokaklar bile kırmızı bir tebeşirler ayrılabilir birbirinden.
Ben
en çok arka sokakları severim. Arka sokaklar her zaman daha gizemli gelir bana.
Aşikar değildir onlar, ifşa etmeyi sevmezler kendilerini. Özenle pişirilen
köpüklü bir türk kahvesinin köpüğü alındıktan sonra geriye kalanıdırlar sanki.
Sıradan görünerek gizlerler içindekileri, asla ana sokaklar kadar popüler
olmasalar da, onlarsız da olmaz günün sonunda.
Korundukça
kıymetlenen inci misali, beslerler içlerindeki hayatı böylece kendine has olma
imkanı verirler sakinlerine çünkü gözler üzerlerinde değilken daha kolay
başarır insanlar kendi gibi olmayı.
Aynı
nedenle de bitmez arka sokak hikayeleri. Tıpkı dublör kullanan oyuncular gibi
ilgiyi ana sokaklara bırakıp, sakinleşir ve hava alırlar adeta.
Onlar
her zaman alternatiftir, asıl olmamanın verdiği özgürlükten keyfi.
Sanılanın
aksine daha cafcaflıdırlar ana sokaklardan, uymaları gereken kurallar yoktur
neticesinde.
Arka
sokaklar her zaman daha yakındır hayata, daha yaşanılası.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)