9 Nisan 2012 Pazartesi

Gerçek Hayattan Alınmıştır


Kumbaracı50 üçlemesinin I. Kısmı olan ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’da sizi 90 dakika boyunca yakanızdan tutan ve beyninizin tamamını esir eden bir performans izliyorsunuz. Kumbaracı50 sahnesi eski bir dökümhaneyken sonradan tiyatroya çevrilmiş ortasından kolonlar geçen küçük ve dikdörtgen bir sahne. Kapıyı üzerinizden kilitliyorlar oyunun en başında, sadece oyundaki anne karakteri değil, siz de kilit altında kalıyorsunuz.. Yüzleşme bitmeden ne annenin ne de sizin dışarı çıkmanıza izin verilmiyor..Her yüzleşme gibi zor, bir o kadar gerekli ve gerçek bir zamandasınız artık...

Hayat yolculuklarının kesişim kümesi yaralarla dolu bir adam ve annesi.. Mimar ama mesleğinden nefret eden, aynı zamanda da amatör bir yazar olan oğulla, ancak uydurduğu hikayelerle  ayakta durabilen vasat bir oyuncu olan annesinin birlikte edecekleri son dansa şahit oluyoruz.
Yaralarının kabuk tutmasına izin veren ve hatta uydurduğu hikayelerle kendini bile kandırabilen bir kadının; yaralarını her an kaşıyarak yeniden kanatan, kendine acıyan, başarısızlığından ve tamamlanamayışından en çok annesini sorumlu tutan bir adam olan oğlu tarafından, gözleri bağlı olarak onarılmakta olan eski bir eve getirilişiyle başlıyor hikayemiz. Burası adamın doğduğu ev.. Adamın kendince zavallı hayatının başladığı yer yani. Adam hayatının jübilesini burada yapmak istiyor, herşeyin başladığı yerde. Hayatına dair bir yüzleşme ve veda senaryosu var elinde. Annesiyle oynamak istediği bu oyun hayatına son bakışı olacak.
Anne hayatta sadece bir piyon mu olmuş? Gaddar mı, duygusuz mu yoksa sadece olayların farkında mı değil anlaşılması zor. Oğluna dair bilmediği onlarca şeyden sadece birkaçı; oğlunun eşinden neden ayrıldığı ve ya çocukken yazlıktaki balıkçı tarafından taciz edilişi. Ve en önemlisi oğlunun babasının hastalığına yakalandığı ve çok kısa bir süre içinde öleceği.
Oyunun izleyiciye aktarabildiği sorular herkesin kendince yanıtını bulması gereken sorulardan aslında. Örneğin, geçmişi ayağımızda bir pranga olarak yanımızda geleceğe taşımak, geleceği yok etmek değil midir? Zorluklara direnmenin kendince bir yolunu bulamazsan, kendini mahkum ettiğin bu zavallılığın bedelini ödetebilir misin kimseye? Peki intikam almak soğutur mu acılarımızı? Acıtırsak muhatabımızı azalır mı acılarımız?...
Oyun, mekanın tüm eksilerini artıya çevirmeyi başarılmış tecrübeli bir yönetmen olan Arif Akkaya tarafından hazırlanmış.  Bu kadar az bir dekorla bu kadar gerçek bir etki yaratılması gerçekten büyük başarı. Dekorun bir parçası olarak tavana yerleştirilmiş balıkçı fenerlerinin bile sembolik bir anlamı var; An geliyor tüm lambalar yanık yani tüm yaralar açık, ancak bazen fenerleri tek tek açıp yaşanmışlıkları birbir irdelemek gerekiyor. Lambalarla olay desteklenirken görsel olarak da mekanın muhtemel monotonluğuna çok başarılı bir şekilde engel olunmuş. Böylece ölümün soğukluğuna direnilir bir sıcaklığa getirilmiş sahne. 90 dakika boyunca tematik olarak yoğun, oyunculuk ve reji açısından da çok başarılı bir oyun izliyorsunuz. Yılların tecrübesini gözlerinizin önüne seren Tomris İncer, oyunun aynı zamanda senaryosunu yazmış olan Yiğit Sertdemir’le adeta bir gerçek izletiyor bizlere. Kendinizi zorlasanız da çıkaramıyorsunuz zihninizi kapının dışına. 


22 Mart 2012 Perşembe

Herşey Net Sanıyordum

Kimliklerimizin tanımları netti, hatta sorsan çerçevelerini bile gösterebilirdim sana. Sen sen'din ve ben de ben işte. Senin sen olarak yaptığın ama benim nedenini bilmediğim, hatta öğrenmeye pek çabalamasam da keşke yapmasan dediğim şeyler de vardı muhakkak. 
Seni bana yetecek kadar biliyordum, daha fazlasına gerek yoktu. 
Bir zaman, beynimde, bilinen insanlar rafına kaldırıp, üzerine kafa yormaya gerek olmayanlara koymuştum seni.
Ama birşey oldu ve o gün bambaşka bir kimlik içinde gördüm seni. Bu en çok bana sürpriz olmuştu, sen olanın farkında bile değildin. Öylece yatıyordun karşımda, incecik gözyaşları sızıyordu bir gözünün kenarından. Anlattın anlattın, benden cevap beklemeden cevabını bildiğin sorular sordun durdun. İşte o an küçücük göründün gözüme, daha da emanet oldun bana. O an yapabildiğim tek şey, yanında olmaktı. 
Sen anlatırken, ben aklımın bir yanıyla başka bir yerlere gittim. Gittikçe daha da kıymetlendin bana.
Tüm çocuk yanımla yaşananları değiştirmek istedim ama olmadı. Sen benden daha çok inanmıştın sanki olanların gerçekliğine, bense hala uğraşıyordum.
O gece bitti, pek çok sonraki gece de.. Hayat yorgunluğumuzu silmek için son süratle yeniler koyarken önümüze, normalleşmeye başladı yeniden herşey. En basitinden, önemli olup da önemsizleşmiş gibi gelen şeyler yeniden önemli görünmeye başladı gözümüze. Anlaşılan iyileşiyorduk ikimizde. 
Öyleyse artık sen karar vereceksin bana göstermek istediğin kimliğine..



Bilseydin Yapmazdın, Biliyordun Ama Niye Yaptın?


Son kez baktım çıkarken. Her zamanki gibi loştu odan, arkada kaldığından pek ışık almıyordu ilk günden beri. Birtanecik penceresinin baktığı yer kedilerin uğrak yeri bir apartman boşluğu.. Çift kişilik bir yatak, küçücük bir komodinle, 3 kapılı bir dolabın anca sığdığı bu odanın, kimliğini bağırırcasına ifşa eden kokusu yıllandı yıllar yılı, güçlendi ama asla değişmedi. Senin çıktığının bilmem kaçıncı günü, zar zor bulduğum anahtarıyla açtığım kilitli kapısından içeri girerken, bu kokuyla tüm mazimizi hatırlayacağımı hiç aklıma getirmemiştim. İçeri girdim ve kapattım kapıyı arkamdan. Kapıyı kapatırken yatakla kapı arasında sıkışmamak için ani bir hamle yapmam gerekti. Öylece durdum ayakta, odanı seyrettim. Kokladığım geçmişe daldım bir süre.. Ta ki kokunu hafızama kazıyana kadar. Kullanmaya kıyamadığın elma şeklinde parfümünün şişesini aldım elime oynadım bir süre. Okuma gözlüklerinin kabını görünce usulca bıraktım onu yerine. Pembe beyaz saplı dikdörtgen gözlüklerini aldım elime.. camlarında parmak izlerin..Onu daha hızlı koydum geriye.. Bebekliğimi Omo kutusuna koyma fikri nerden gelmişti aklına? Seni, elinde karton ağzı en geniş yerinden açılmış Omo kutusuyla hayal ettim, gülümsedim.. Kendimi koyamadım resme, hatırımdaki ben silik bir gölge.
Geri gelemeyeceğimi bilerek çıktım son kez. Asıl bir gün geri gelsem de hiçbirşeyin aynı olmayacağını bilmek perçinledi imkansızlığımı. Diğer odalarına da hoşçakal diyerek arkamda bıraktım senli onlarca anıyı. Senin de geri gelemeyeceğini hatırlamak çok acıttı canımı. Ama bundan daha da çok buzdolabına iliştirdiğin, alışveriş fişinin arkasına inci gibi bir el yazısıyla yazdığın, diyet yemek tarifinle; hiçbir çerçeveden kendine bakmak istemeyişin gerçeği yaktı içimi.
Bilseydin yapmazdın, biliyordun ama niye yaptın?...